Ben ise gizlice araştırma yapıyordum.
Hastanenin hasta hakları birimine başvurdum.
Doğum kayıtlarımı istedim.
İlk başta çeşitli bahanelerle oyalandım.
Fakat yasal başvuru yaptıktan birkaç gün sonra dosyam elime ulaştı.
Sayfaları çevirirken gözlerim bir satırda kilitlendi.
“Canlı doğan bebek sayısı: 2”
Nefesim kesildi.
Altındaki satır daha da sarsıcıydı.
“Bebeklerden biri, ileri tetkik amacıyla yenidoğan yoğun bakım ünitesine sevk edildi.”
Ölüm kaydı yoktu.
Ölüm raporu yoktu.
Sadece sevk kaydı vardı.
O anda anladım.
Bana söylenen her şey yalandı.
Hemen hastaneye gittim.
Başhekimle görüşmek istediğimi söyledim.
İlk başta kimse konuşmak istemedi.
Sonunda olay büyüyünce hastane yönetimi iç soruşturma başlattı.
Bir hafta sonra beni yeniden çağırdılar.
Toplantı odasında başhekim, hukuk müşaviri ve o hemşire vardı.
Başhekim dosyayı önüme koydu.
“Size yıllardır unutamayacağımız bir hata yapıldı.”
Kalbim duracak gibiydi.
“Hata mı?”
“Aslında bebeğiniz doğum sırasında ağır solunum sıkıntısı yaşamıştı. Acilen başka bir üniversite hastanesine sevk edildi.”
“Peki bana neden öldüğü söylendi?”
Başhekim başını eğdi.
“Sevk sırasında belgelerde büyük bir karışıklık yaşandı.”
Tam o sırada hemşire dayanamadı.
“Hayır.”
Herkes ona döndü.
“Olay sadece evrak hatası değildi.”
Sonra bana baktı.
“Eşiniz, bebeğin yaşama ihtimalinin çok düşük olduğunu öğrenince doktorlardan size gerçeğin söylenmemesini istedi.”
Odanın içi buz kesti.
“Neden?”
Hemşire gözleri dolarak cevap verdi.
“Çünkü sizin hayati riskiniz vardı. Yoğun bakımdaydınız. İkinci bebeğin de kritik durumda olduğunu öğrenmeniz hâlinde bunu kaldıramayacağınızı düşündüğünü söyledi.”
Başhekim de bunu doğruladı.
Murat, doktorlardan gerçeği gizlemelerini istemişti.
Bu karar doğru muydu?
Belki değildi.
Ama amacı bana ihanet etmek değil, beni hayatta tutmaktı.
Asıl şok ise birkaç saniye sonra geldi.
Başhekim dosyadan başka bir belge çıkardı.
“Sevk edilen bebeğiniz hayatta kaldı.”
Dünyam durdu.
“Ne dediniz?”
“Uzun süre başka hastanede tedavi gördü.”
“Peki şimdi nerede?”
Başhekim gülümsedi.
“Koruyucu kuvözden birkaç gün önce çıktı.”
Gözyaşlarım durmuyordu.
Saatler sonra ambulansla sevk edildiği üniversite hastanesine gittik.
Camın arkasında küçücük bir bebek uyuyordu.
Hemşire bana döndü.
“Annesi geldi.” dedi.
O an dizlerimin bağı çözüldü.
İki oğlumu da yeniden kucağıma alabildiğim an, yaşadığım bütün acılar bir anda anlamını değiştirdi.
Eve döndüğümüzde Murat bana her şeyi itiraf etti.
Doktorların, bebeğin yaşama ihtimalinin neredeyse olmadığını söylediklerini, benim ise ölümle yaşam arasında olduğumu anlattı.
Beni korumak için yanlış bir karar vermişti.
Ona uzun süre kızdım.
Çünkü hiçbir eş, gerçeği saklama hakkına sahip değildi.
Ama zamanla şunu da gördüm.
O gün verdiği karar kötü niyetle değil, korkuyla verilmişti.
Aylar sonra iki oğlum yan yana beşiklerinde uyurken onları sessizce izledim.
Hayat bana çok ağır bir sınav yaşatmıştı.
O günden sonra bir daha tek bir şeye körü körüne inanmadım.
Çünkü bazen insanı yıkan şey, gerçeğin kendisi değil; onu sevdiğini söyleyen insanların, bizim adımıza gerçeği saklamayı seçmesidir.