Veysel, gözlerini karnımdan bir an bile ayırmadan, sesindeki bütün sıcaklığı yitirmiş bir tonda, “Bizim zaten bir oğlumuz vardı… ve sen onun hatırasını silip atmak için yıllarca çabaladıktan sonra şimdi bana bunu mu veriyorsun?” dedi.
Sözleri zihnime bir kurşun gibi saplandı. Başımdan aşağı kaynar sular dökülürken olduğum yere çakılıp kaldım. Fotoğrafçı kamerasını indirdi, kızlarımız arkamızda kıkırdamayı bıraktı ve alandaki o neşeli hava bir anda buz gibi bir sessizliğe gömüldü.
Veysel’in bahsettiği şey, biz tanışmadan çok önce, gençlik yıllarında kaybettiği ilk bebeğiydi. Evliliğimizin ilk günlerinde o acıyı her açışında, henüz o olgunlukta olmadığım için geçmişe takılı kalmasından korkmuş, kızlarımızın geleceğine odaklanmamız gerektiğini söyleyerek konuyu kapatmışım yıllarca. Zamanla hiç konuşmamaya başlamıştık. Ben onun bu yarayı sardığını, kızlarımızla tamamen iyileştiğini sanıyordum. Oysa içindeki o hayalet hiçbir zaman gitmemişti. Veysel, benim bu şov gibi sürprizimi, kaybettiği ilk oğlunun yerini tutacak “yeni ve kusursuz bir yedek” sunduğumu düşünmüş, onun hatırasına saygısızlık ettiğimi hissetmişti..Fotoğrafa dokunarak haberi okumaya devam edebilirsiniz.