Oğlumun cenazesi için Erzurum’a giden uçakta oturuyordum. Tam o sırada pilotun sesini duydum ve bir anda onunla kırk yıl önce tanıştığımı fark ettim. Oğlunu son yolculuğuna uğurlamak için yola çıkan Meral’in bu yolculuğu, hoparlörden yükselen tanıdık bir sesle bambaşka bir anlam kazandı. Acıyla başlayan bu seyahat, beklenmedik bir şekilde geçmişin kapılarını araladı ve bana, kayıpların ortasında bile hayatın yeniden bir anlam bulabileceğini hatırlattı.
Benim adım Meral. Altmış üç yaşındayım. Geçtiğimiz ay, oğlumu toprağa vermek için Erzurum’a gitmek üzere bir uçağa bindim. Yanımda Mehmet vardı. Elini dizine koymuş, parmaklarını durmadan oynatıyordu; sanki içindeki düğümü çözmeye çalışıyor gibiydi. O her zaman bir çıkış yolu bulan, ne olursa olsun bir çözüm üreten adamdı. Ama o gün… bana bir kez bile ismimle seslenmedi.
Daracık koltukta yan yana otururken, karşımda yıllarımı geçirdiğim eşimden çok, uzaklaştığım bir yabancı varmış gibi hissediyordum. İkimiz de aynı acıyı yaşıyorduk ama yasımız farklı yönlere akan iki ayrı nehir gibiydi; birbirine yaklaşmadan, sessizce ilerliyordu.
Bir süre sonra bana dönüp alçak bir sesle, “Biraz su ister misin?” diye sordu. Sanki bu küçücük soru, içimde kopan fırtınayı durdurabilirmiş gibi..Haberin ayrıntıları için Görselleri takip ederek diğer sayfaya geçebilirsiniz
O sabah, uçağın dar koltuklarında yan yana otururken Mehmet bana, yıllarımı birlikte geçirdiğim eşimden çok, geçmişten tanıdığım uzak birine benziyordu. Aynı acıyı taşıyorduk ama yasımız birbirine karışmayan iki ayrı nehir gibi akıyordu. Sessiz, derin ve birbirine dokunmadan…
“Biraz su ister misin?” diye yavaşça sordu. Sanki bu küçük soru, içimde parçalanan her şeyi bir arada tutabilirmiş gibi.
Başımı hafifçe salladım. Boğazım öylesine kuruydu ki en basit şefkat kırıntısını bile kabul edecek halde değildim.
Uçak pistte ilerlemeye başladı. Gözlerimi kapattım, ellerimi kucağımda sıkarak kendimi toparlamaya çalıştım. Motorların sesi büyüdükçe göğsümdeki ağırlık da artıyordu. Günlerdir oğlumun adı içimde düğüm gibi duruyordu. Ama işte o an, kapalı kabin, kemer sesi, yükselen uğultu… yas artık saklanmıyordu.
Tam o sırada hoparlörden pilotun sesi duyuldu.
“Günaydın sayın yolcular. Bugün otuz bin fit irtifada seyredeceğiz. Yolculuk boyunca havanın sakin olması bekleniyor. Bizimle uçtuğunuz için teşekkür ederiz.”
O sesi duyar duymaz içimde bir şey durdu.
Yıllar onu değiştirmişti, sesi daha tok ve daha olgundu. Ama yine de onu tanımamak imkânsızdı. Kırk yıldan fazla zaman geçmişti. Buna rağmen tek bir saniye bile tereddüt etmedim.
Kalbim sertçe sıkıştı.
O ses, çok uzun zamandır kapalı sandığım bir kapıyı yeniden aralıyordu. Ve ben, oğlumun cenazesine gittiğim o yolculukta, kaderin bana beklenmedik bir yerden yeniden dokunduğunu hissettim.
Bir an içinde artık altmış üç yaşında değildim.
Yirmi üç yaşındaydım. İzmir’de, duvarları dökülmeye başlamış eski bir sınıfta, hayatın sert yüzünü çok erken tanımış çocuklara Shakespeare anlatmaya çalışan genç bir öğretmendim. Sınıftaki çoğu öğrenci bana bakıyor ama beni gerçekten görmüyordu. Onlar için okul, hayatın yüküyle ev arasındaki kısa bir duraktı.
Ama içlerinden biri farklıydı.
Ali…
Daha on dört yaşındaydı. Yaşıtlarına göre daha küçük görünürdü. Sessizdi, içine kapanıktı ama tuhaf bir zarafeti vardı. Sadece gerekince konuşurdu; fakat konuştuğunda sesinde hem umut hem de derin bir yorgunluk hissedilirdi.
Makinelerle inanılmaz bir bağı vardı. Bozulan radyoları, eski vantilatörleri, kimsenin el sürmeye cesaret etmediği tepegöz cihazını bile çalıştırabilirdi. Bir kış günü, arabam okul çıkışında çalışmadığında yanıma geldi. Kaputu açtı, kısa bir süre baktı ve sakin bir güvenle, “Marş motoru,” dedi. “Bana beş dakika verin, hallolur.”
Onun o yaştaki bir çocuk değil de hayatın içinde çok erken büyümüş biri gibi davranması beni derinden etkilemişti. O anda aklımdan tek bir şey geçmişti: Bu çocuk, karşılaştığı hayattan çok daha iyisini hak ediyor.
Babası hapisteydi. Annesi ise hayatında neredeyse yok gibiydi. Arada bir okula gelir, dağınık ve öfkeli bir halde bağırır çağırır, yardım ister giderdi. Ben elimden geldiğince Ali’nin eksiklerini kapatmaya çalıştım. Masama koyduğum küçük atıştırmalıklarla, yedek kalemlerle, eve dönemediği günlerde onu bırakmakla…
Sonra bir gece telefon çaldı.
Telefondaki yorgun ses bana, öğrencilerimden birinin gözaltında olduğunu söyledi. Adı Ali’ydi. Çalıntı bir araç meselesine karışmıştı.
Kalbim sıkıştı.
Karakola gittiğimde onu metal bir bankta otururken buldum. Bileklerinde kelepçe vardı. Ayakkabıları çamurluydu. Beni görünce başını kaldırdı. Gözlerinde korku vardı.
“Ben yapmadım,” dedi kısık sesle. “Arabayı çalmadım. Sadece bineceğimi sandım… Çalıntı olduğunu bilmiyordum.”
Ona inandım.
Bütün kalbimle.
Arabayı çalan başkalarıydı. Ali doğrudan olayın merkezinde değildi ama yanlış zamanda yanlış yerdeydi. Oysa sessizliği, kendini savunmasına yetmiyordu.
Ben de onun için gerçeği büktüm.
Polislere, okul çıkışı benimle kaldığını, birlikte bir proje üzerinde çalıştığımızı söyledim. Bir saat uydurdum, bir hikâye kurdum, ona çıkış yolu açtım.
Ve işe yaradı.
Onu serbest bıraktılar.
Ertesi gün sınıfın kapısında elinde solmuş bir papatyayla duruyordu.
“Bir gün sizi gururlandıracağım, öğretmenim,” demişti.
Sonra hayat onu benden aldı. Okulu değişti. Gitti. Ve uzun yıllar boyunca ondan hiçbir haber alamadım.
Ta ki o uçağa binene kadar.
“İyi misin?” diye koluma dokundu Mehmet. “Yüzün bembeyaz oldu.”
Başımı salladım. Cevap verecek halim yoktu. O ses, zihnimde yankılanmaya devam ediyordu.
Yolculuk boyunca konuşmadım.
Uçak indiğinde Mehmet’e, “Sen ilerle, ben biraz oyalanacağım,” dedim. O da bir şey sormadı. Artık birbirimize neden sormayı çoktan bırakmıştık.
Ben uçağın ön tarafında bekledim.
Bir süre sonra kapı açıldı. Pilot dışarı çıktı.
Uzun boylu, sakin duruşlu, şakaklarına aklar düşmüş bir adamdı. Ama gözleri…
Evet, gözleri aynıydı.
Bana baktı. Sonra yavaşça, “Meral öğretmen?” dedi.
Nefesim tutuldu.
“Ali?” diyebildim.
Gülümsedi. “Artık Kaptan Ali desek daha doğru olur galiba.”
Birbirimize baktık.
“Beni hatırlayacağını hiç düşünmemiştim,” dedi.
“Sesini duyduğum an tanıdım,” dedim. “Her şey bir anda geri geldi.”
Ali’nin yüzü ciddileşti.
“Bir zamanlar beni siz kurtardınız,” dedi. “Size bunu hiç söyleyemedim.”
Ben de ona bakıp gülümsedim.
“Demek sözünü tuttun,” dedim. “Bu bana yeter.”
O ise başını hafifçe eğdi.
“Hayır,” dedi. “Siz yalnızca bir öğrenciyi savunmadınız. Bir hayatı değiştirdiniz.”
Cenazeden birkaç gün sonra beni küçük, beyaz bir hangara götürdü. İçeride sarı renkli küçük bir uçak duruyordu. Üzerinde “Umut Hava” yazıyordu.
“Biz,” dedi, “uzaktaki çocukları ücretsiz olarak hastanelere taşıyoruz. Tedavilerini aksatmasınlar diye.”
Sonra cebinden bir zarf çıkardı. İçinden eski bir fotoğraf çıktı. Tahtanın önünde duran yirmi üç yaşındaki bendim.
Fotoğrafın arkasında şu cümle yazıyordu:
“Uçabileceğime ilk inanan öğretmenime.”
İşte o an ağladım.
Ve o gün şunu anladım:
Hayat bazen en büyük acının içinden bile, sessizce yeni bir anlam çıkarabiliyor.
Şimdi her yıl buzdolabımın üzerinde yeni bir resim duruyor. Altında hep aynı imza var:
“Sevgilerle, Mert.”
Ve ben artık biliyorum…
O uçağa binmem gerekiyordu.